‘Kendimi bir fil tarafından büyütülmüş gibi hissediyorum’

Ben büyürken evcil hayvanlarım kedi ya da köpek değildi. Benim çevremde filler vardı.

Yazar Rudyard Kipling’in Orman Kitabı’ndaki kurtlar tarafından büyütülen ünlü kurgu karakter Mowgli gibi, benim çocukluğumda da hayvanlar yeri doldurulamaz bir rol oynadılar.

Fillere sarılarak, onlarla konuşarak, yedikleri meyveleri paylaşarak ve hatta bu dev hayvanlardan bir şeyler öğrenerek büyüdüm.

Daha yedi yaşındayken, tıpkı Mowgli’nin hayvan dostları kara panter Bagheera veya ayı Baloo’ya bindiği gibi, gün batımında günlük banyolarını bitiren fillerin üzerinde eve dönerdim.

Fil benim için bir hayvandan daha fazlasıydı. Onlarla aramızda özel bir bağ vardı.

Güney Sri Lanka’da bir kasaba olan Ratnapura’da yaşayan ailem, 22 milyon nüfuslu ülkede evcil fil sürüsüne sahip birkaç aileden biriydi.

Büyükbabamın beslediği grup, ikisi dişi, üçü erkek toplam beş filden oluşuyordu. Sürünün gururu ise Ekadantha isimli fildi ve onun uzun bir fildişi vardı.

Fillerde uzun diş, Güney Asya’da oldukça değerlidir ve kültürel açıdan da önemlidir. Çünkü tüm erkek Asya fillerinin dişi çıkmıyor. Bu oran örneğin Sri Lanka’da yalnızca yüzde 2 civarında.

Sürünün gözdesi olmasına karşın ben ilk başlarda Ekadantha’ya ilgi duymadım. Daha genç bir dişi fil olan ve tartışmasız favorim Manike’nin sırtından inmiyordum.

‘Manike’ adı, değerli veya saygı duyulan bir kadını ifade eder.

Fil Banyosu

Filler her akşam evimin yakınındaki nehirde günlük banyolarını yapardı ve büyükbabam da beni izlemem için oraya götürürdü.

Yaşım ilerledikçe oraya yalnızca filleri izlemeye değil, aynı zamanda fil bakıcılarına göz kulak olmaya gitmeye başladım. Onları incitmediklerinden emin olmam gerekiyordu.

Favorim Manike uzanırken, bakıcısı ona su serper ve vücudunu bir hindistan cevizi kabuğuyla fırçalardı.

İlk suyu atmadan önce de hayvana olan saygısını göstermek için iki elini dua edercesine birleştirdi.

Bakıcısı Premarathna kısa boylu, orta yaşlı, bıyıklı ve ön dişi eksik bir adamdı. Manike bir kaza sonucu onu tekmelemişti.

Premarathna sopasını neredeyse hiç kullanmazdı. Filleri kaldırmak ya da yürütmek için söylenen “Daha” kelimesini nazikçe seslenirdi.

Manike ise inatçı bir şekilde onu görmezden gelirdi.

Premarathna otorite sağlayamadığı Manike’ye verdiği emirlerin dozunu giderek artırmaya başladı.

Bakıcı adam kızıyormuş gibi yapar, sanki ona vurmak istiyormuş gibi teatral bir şekilde bir sopa arardı.

“Bunu bir daha söylemeyeceğim. Allah aşkına… Bu fil sağır mı oldu?” yalvarırdı.

Buna karşın onu asla incitmeyeceğinden adım gibi emindim. En azından benim önümde değil.

Nehir kıyısındaki bir kayanın üzerinde oturarak, bu tiyatroyu izlemek, günlük rutinimin bir parçası haline geldi.

Yaklaşık 15 dakika süren çığlık ve bağırışlardan sonra, Manike nihayet hizaya gelir, ayağa kalkar ve eve dönmeden önce şakacı bir şekilde vücudunun her yerine hortumuyla su sıçratırdı.

Sonra ben devreye girer ve kibarca “Manike, elini ver bana” derdim.

Ön bacağını nazikçe kaldırırdı ve onu eve götürmek için üzerine tırmanmama izin verirdi.

Vücudu ıslak olmasına rağmen, eve varana kadar kıyafetlerimin kuruyacağını bildiğim için ona bu halde binerdim.

Şunu da net hatırlıyorum. Bu yolculukta bazen filin sırt kısmındaki tüyleri bazen pantolonumu deler ve bacağıma batardı.

Beni bu yolda görenler, sık sık “Bir çocuk file biniyor” şaşkınlığına kapılırdı.

Eve vardığımızda, bu sefer ben sormadan, Manike ön bacağını tekrar kaldırır ve aşağı inmeme izin verirdi.

Statü sembolü

Filler, Sri Lanka’nın zenginleri için oldukça görünür bir seçkinlik sembolüydü.

Bu prestijli konumun yanı sıra, çalıştırılmak veya Budist törenlerinde boy göstermek için de kullanıldılar.

1970 yılında Sri Lanka’da yapılan sayım, tutsak halde 532 fil olduğunu tespit etti. Onların sahibi konumunda da 378 kişi vardı.

Ama bugün Sri Lanka’da yalnızca 47 kişiye, 97 evcil fil bulunuyor.

Sri Lanka’daki birçok çocuk gibi ben de en sevdiğim ay olan Nisan’ın gelişini hevesle beklerdim.

Bu, Hindu Yeni Yılı’nın kutlandığı ve okulların uzun tatile girdiği bir zamandır.

Yaşıtlarımın çoğu yeni giysiler ve hediyeler için heyecanlanırken, ben odunculuk bölgelerindeki çalışmalarından dönen fillerin yolunu gözlerdim.

Yılbaşı kutlamaları sırasında kesim alanları geçici olarak kapanıyordu ve filler evlerine yürüyerek dönüyorlardı. Bu dönüşler bazenhaftalar alıyordu.

Zincirli yaşam

Evcil filler genellikle tüm hayatlarını zincirlerle geçirmek zorunda kalırlar.

Sri Lanka’da, fillerin geçmiş yaşamlarında insan olduklarına ve fil sahiplerine borçlu olduklarına inanılır. Bu borcu çalışarak ödemeleri gerektiğine dair bir inanç vardır.

Doksanlı yılların başında Sri Lanka’nın büyük ölçekli kereste endüstrisinin sona ermesiyle, evcil fillerden elde edilen gelir ortadan kalktı. Ancak bu sıralarda fillerimizden üçünün “borçları” henüz tamamlanmamıştı.

Henüz beş yaşında olmama rağmen uzun dişli Ekadantha’nın öldüğü günü hala hatırlıyorum.

Aylarca tedavi gören hasta fil kurtarılamadı. Arka bahçemize defnedildi.

Fillerin gelişi, ayak bileklerindeki zincirlerin şıngırdaması ve boyunlarına asılı çanların sesiyle belirgin olmaya başlardı.

Eve yaklaştıkça fillerin adımları hızlanır, zincirlerin ve zillerin şıngırtısı daha da yükselirdi.

Geri dönen filler, ana kapıda muz, şeker kamışı çubukları, deniz tuzu ile karşılanırdı.

Hortumlarını evin içine uzatırlar ve bu dev uzantının en ucundaki parmak görevi gören çıkıntıyı “Daha fazla abur cubur yok mu?” der gibi sallarlardı.

Asya fillerinin küçük nesneleri tutmak için bir parmağı varken, Afrika fillerinin iki parmağı vardır.

Manike her zaman bana doğru yaklaşır ve ödül yiyeceği aldığında da sevinçle kulaklarını hafifçe çırpardı.

Fil dışkısının ve idrarının kokusu benim tatilimin başlangıcını sembolize ediyordu.

Filler, ağaç kesim alanlarına geri dönmeden önce arka bahçedeki ahırda birkaç hafta dinlenirlerdi.

Güvende oldukları yerde saatlerce uzanıp saatlerce horlayarak uyurlardı.

Bu derin ve ritmik gürültüyü, büyük kulaklarının hafifçe çırpılmasıyla birlikte, çok rahatlatıcı bulurdum.

Evcil filler, yiyeceklerini ağzından hareket ettirirken de hışırtı gibi bir ses çıkarırlar.

Ben, özellikle karanlıkta bu senfoniyi dinlemekten büyük keyif alırdım.

Mehtaplı gecelerde, filin baş bölgesindeki kıvrımları da uzaktan seçebiliyordum. Yalnız olmadığımı biliyordum.

Para için sürmek

Kereste depolarındaki ağır taşıma işinin yerini kısa sürede yeni bir iş kolu aldı. Doksanlı yılların sonunda yabancı turistleri gezdirmek için düzenlenen fil safarilerinde patlama yaşıyordu.

Manike, evimden yaklaşık 200 km uzaklıktaki Sri Lanka’nın kuzeyindeki bir tatil beldesi olan Habarana’ya gönderildiğinde sekizinci sınıfta okuyordum.

O zamana kadar hiç kamyona binmemişti.

Bakıcısı Premaratna ona kamyona binmesi için bağırdı.

Ama bu sefer onu duymuyormuş gibi yapmıyordu çünkü çok korkmuştu. Tekrar tekrar idrar yapıyor ve dışkılıyordu. Bu stres göstergesiydi.

İlk başta ön ayaklarını kamyona dayadı ama inatla kamyona tırmanmayı reddetti. Arka ayaklarını hep yerde tuttu.

Onu kamyona bindirme çabası saatler sürdü ve bu sırada gösteriyi izlemek için yol kenarına büyük bir kalabalık toplanmıştı.

Manike kamyonla götürülürken, tamamen gözden kaybolana kadar uzaktan izlediğimi hatırlıyorum.

Perişan haldeydim çünkü çok uzağa götürülüyordu.

Kendi kendime, “Yakında görüşürüz, Manike,” diye fısıldadım.

Son yıllar

Yılda bir veya iki kez Manike’yi görmeye giderdik. Her Nisan ayında da artık kamyonla seyahat etmeye alışmış olarak birkaç haftalığına evine dönerdi.

Manike 60 yaşına yaklaşıyordu ama bir fil için emeklilik diye bir şey yoktur.

Genellikle ölene kadar çalışmaya ve Hindu ayinleri gibi kültürel faaliyetlere katılmaya devam ederler.

Ama babam sonunda Manike’yi eve getirmeye karar verdi ve bakımı maliyetli olmasına rağmen onu tekrar işe göndermedik.

2006 yılının sonlarına doğru, kendisi için bol miktarda hindistan cevizi yaprağı ve diğer yiyeceklerin bulunduğu, evimizden yaklaşık 30 km uzaklıktaki bir çiftliğe gönderildi.

Bunun onun son yolculuğu olduğunu ne o ne de ben biliyorduk.

Birkaç gün sonra Manike hastalandı ve tedavisi için bazı hazırlıklar yapılırken onu görmeye gittik.

Geniş bir hindistancevizi korusunda yatıyordu.

Manike’nin ayağa kalkacak gücü yoktu, ama tıpkı bir ödül ararken yaptığı gibi, ‘parmağıyla’ yönümüzü işaret ederek bizi kokladı.

Teselli etmek amacıyla alnına dokundum.

Hava karardıktan sonra, yakında iyileşeceğini umarak eve döndük.

Ertesi sabah telefonda acı haberi aldık.

Cenazesine tek başıma katıldım ve ona saygılarımı sundum.

Manike korunun ortasında yüzü beyaz bir bezle örtülü yatarken Budist rahipler son ayini gerçekleştiriyordu.

Bir devrin sonu

Manike hayatta olduğu sürece benim yol arkadaşım olmuştu.

Ailem beni büyütmek ve eğitimimin masraflarını karşılamak için çok çalışsa da, bunun için ter döken aslında o olmuştu.

Fil kanı taşımıyor olabilirim ama, bir bakıma, bir fil tarafından büyütülmüş gibi hissediyorum.

Manike ile bu dünyada bir daha asla karşılaşmayacağım ancak Londra’nın hareketli bir sokağından BBC binasına giderken, kırsal kesimdeki çocukluğuma ait anılar sık sık aklıma geliyor.

Manike’nin yüzü bilinçaltımdan güç alarak zihnimde beliriyor ve kalbim tarif edilemez bir suçluluk ve üzüntüyle doluyor.

Onu çok derinden sevdim, peki neden onu zincirlerde tuttum?

Manike ile 20 yıl geçirmeme rağmen onunla hiç fotoğraf çektirmediğim için çok üzgündüm.

Onu kaybedeceğimi hiç düşünmemiştim.

Keşke onu tekrar görebilseydim; sadece fotoğrafını çekmez, onu zincirlerden kurtarır ve özgürce yaşamasına izin verirdim.

Son bir kez gözlerine bakıp teşekkür ederdim.

Eğer gerçekten ölümden sonra yaşam varsa, ona olan borcumu geri ödemeye başlayacağım.

Güle güle Manike.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir